Yapay Zeka Destekli Otomatik Haber Kümeleme
Haber Sol

NATO'nun genişleme planları ve eleştiri

NATO'nun genişleme planları ve eleştiri
Paylaş:

Oğuz Oyan

Koşullar adeta I. Savaş öncesindeki durumu andırıyor. NATO’nun yeni genişleme planları artık bir hegemonya devri sürecini askeri şiddet kullanarak tıkamaya dönük olarak oluşturulmakta.

NATO’nun Natoculara dar geldiği bir dönemden geçiyoruz. Darlık iki coğrafi alan kısıtlaması bakımından da geçerli. Artık bu militarist örgütlenmenin militanlarını ne “Atlantik” kesiyor ne de “Kuzey” ile sınırlanmak istiyorlar.Gerçi Güney’e müdahaleleri görülmedik bir durum değil. Libya ne tarafa düşüyordu mesela? Güney Akdeniz yani Kuzey Afrika ülkeleri yanısıra İran Körfezi, Hürmüz Boğazı ve etrafındaki Batı Asya ülkeleri veya Kızıldeniz’in her iki tarafındaki Asya-Afrika ülkelerinin Kuzey Atlantik ile bir ilgileri var mıydı ki? Keza Hazar Denizi ve Doğu Karadeniz’e komşu Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin NATO ile bir coğrafi ilişkisi bulunuyor mu?Peki neden orada durulsun ki? Ankara’daki NATO toplantısına gözlemci olarak davet edilen Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın Pasifik Okyanusu dışında bir varlıkları var mı mesela? Ayrıca NATO için asıl büyük lokma olabilecek Hindistan ve Hint Okyanusu niçin dışarıda bırakılsın ki?Bütün bu genişleme arzuları dikkate alındığında, NATO’nun “N”sini atıp Pasifik’in “P”sini alarak pekala North Atlantic Treaty Organization (NATO) yerine bir Pacific-Atlantic Treaty Organization (PATO) formülüne varılabilir (Fransızcası da OTAN yerine OTAP olur artık!) ve bundan sonra dünya çapında genişlemenin önünde kuruluş çerçevesine aykırı bir coğrafi engel de kalmamış olur. Böylece bu yüce kuruluşun önü tüm dünyayı kapsayacak şekilde tamamen açılmış olur! (Hint Okyanusu da zaten türev bir okyanus değil midir?).Gerçi NATO sever liberallerin ve bilumum düzen siyasetçilerinin şu bildik NATO’dan hemen vazgeçmeleri beklenmez ama kaygıya da gerek yok; böyle bir geçişe hiç de gerek kalmayabilir. Çünkü 77 yaşındaki NATO’nun bir marka değeri vardır, öyle kolayca gözden çıkarılamaz. Nasıl ki görev tanımı ha bire değiştirilip sonunda NATO 3.0’a kadar gelindiyse, coğrafi alan tanımının esnetilmesi de sorun oluşturmaz. Bütün dünya kapsanmak isteniyorsa, kapsanır. Kapitalist-emperyalist sistemde esneklik ve çareler tükenir mi?***Ama “bütün dünya” derken yanlış anlaşılmasın. Sonuçta dünya-dışı bir güce karşı dünya askeri ittifakından söz edilmiyor. Dünya-içi düşmanlara karşı bir askeri ittifaklar zincirinin nihai sınırlarına kadar genişletilmesinden bahsediliyor. Dünya içi düşman hattı ise şimdilik esas olarak Çin-Rusya-Kuzey Kore-İran ekseninden oluşuyor. Bu ülkelerin, ABD liderliğindeki NATO/PATO ittifak güçleriyle çevrelenmesi birinci hedef olarak belirleniyor."Ne olacak ki, Sovyetler Birliği’ne karşı da böyle bir kuşatma oldu da ne oldu, sonuçta dünya barışı bir nükleer denge ile korundu, gene korunur" diyecek olanlara bazı anımsatmalar yapmak gerekebilir. Birincisi, 1949-1990 döneminde (NATO 0.1 dönemi), bir üçüncü dünya savaşına götürecek koşullar yoktu. ABD emperyalizmi bu dönemde Vietnam’da olduğu gibi ciddi bozgunlara uğratılmıştı ayrıca. Kaldı ki, Doğu Avrupa Sovyetler Birliği içindeydi, bugünkü gibi düşman kampta değildi, Finlandiya ve İsveç gibi İskandinav ülkeleri de NATO içinde saf tutmamışlardı. Şimdi bir Slav halkı olan Ukrayna bile Rusya’ya karşı kışkırtılabilir durumda. Daha önemlisi, SSCB ABD’ye rakip bir hegemonya adayı değildi, kendi sisteminin sınırları dışına çıkıp dünya liderliği için ABD’ye meydan okuma konumunda değildi. Oysa şimdi bu konumda olan bir Çin olgusu var. Üstelik Rusya-Çin ittifakıyla başetmek sadece ABD değil NATO açısından dahi zorlayıcı olur. Bir de şu var: Hegemonyası gerileyen ABD sermayesi askeri güç gösterilerine daha fazla ihtiyaç duymakta; dolayısıyla Trump gibi güvenilmez aktörleri sahneye sürekli olarak çıkarma eğiliminde olabilecek. Demek ki dünya II. Savaş sonrasındaki dönemden daha güvensiz durumda. Koşullar adeta I. Savaş öncesindeki durumu andırıyor. NATO’nun yeni genişleme planları artık bir hegemonya devri sürecini askeri şiddet kullanarak tıkamaya dönük olarak oluşturulmakta.Soğuk Savaş döneminde (1.0 dönemi) NATO’nun 16 üyesi vardı. Sovyetler Birliği çözülünce NATO 2.0 dönemi başlamış oldu ve 16 üye daha NATO’ya katıldı. Bugün 32 üyesi var. Şimdi NATO yeni bir genişleme arifesinde. Sırada Kafkasya ülkeleri ve Batı Pasifik ülkeleri var. Devamı da gelir. (Muhtemelen Latin Amerika için buna ihtiyaç duyulmaz, çünkü ABD orayı kendi arka bahçesi olarak tanımlayan 200 yıllık Monroe Doktrinine yeniden sarılmış görünüyor).Savunma/savaş bütçelerinin NATO ülkelerinde GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarılması, bugün bu oran ortalama yüzde 2 düzeyinde olduğuna göre, savunma bütçelerinin 2,5 katına çıkarılması anlamına geliyor. NATO ülkeleri zaten dünya savunma bütçeleri toplamının yüzde 70’ini temsil ederken şimdi -eğer NATO dışı ülkeler de aynı oranda bir artışa gitmezlerse- bu düzeyin de aşılabileceği anlamına geliyor. Esas tedarikçi konumundaki ABD silah tekelleri ellerini ovuşturabilirler. Savaş olmadan dahi yeni mahreçler garantiye alınmış durumda. Bir de yeni savaşlar çıkar veya daha da yayılırsa…***Türkiye-NATO ilişkileri bu yeni genişlemeden olduğu kadar NATO’nun kendine yeni misyonlar biçmesinden de doğrudan etkilenecek gözüküyor. Güç dengeleri küresel ölçekte yeniden kurulurken Türkiye’nin gelişmeleri tribünden izlemesi elbette beklenemez. Ancak siyasal İslamcı sermaye iktidarı, kendi meşruiyetini ve geleceğini bağlamış gözüktüğü ABD’nin yeni NATO planlarına balıklama atlama sevdasında gözüküyor. Boğazlarda ve Adana’da kolordu düzeyinde güçler barındıracak NATO üslerine geçit vermeyi kabullenmesi tam da buna karşılık geliyor. Hatta Güney Kıbrıs ve İsrail’in NATO üyeliğine bile biraz nazlanarak ve karşılığında sözde bazı hava silahları tedariki imkanları sağlanarak razı edilecek gibi duruyor. Siyasi meşruiyetini ABD/Trump’a bağlayan AKP/Erdoğan iktidarının ve dayandığı sermaye sınıfının vermeyeceği ödün yok gibi gözüküyor. Bu da Türkiye’yi Soğuk Savaş döneminde olduğundan çok daha fazla ateş hattına sürükleyebilecek koşulları yaratıyor.Bütün bunların tartışılmasını, bu gelişmelere toplumsal tepkilerin gösterilmesini istemeyen AKP iktidarı, Ankara’daki NATO zirvesini bir fiili OHAL uygulamasıyla yasaklar/ gözaltılar/ tutuklamalar zirvesine dönüştürmekte hiç tereddüt etmedi. TEMA üyelerine kadar uzanan gülünç “önleyici” gözaltılar sürerken, sosyalistlerin, komünistlerin, bu arada 5 Temmuz’da TKP’nin Ankara başta olmak üzere çeşitli kentlerdeki protesto eylemlerinin pas geçilmesi beklenemezdi elbette.Ama şunun da vurgulanması şart: Bilumum sağcılar ile sosyal demokrat etiketini taşıyanların neredeyse tamamı sadece yasakların “aşırılığına” ve kent güzellemeleri bağlamında yapılan dekorasyonlara ses çıkarabiliyorlar. Bunlardan işin esasına dönük ses yükseltebilenlere yani doğrudan doğruya NATO’ya ve yeni misyonuna karşı cephe alanlara rastlanmıyor. Bu siyasi çölleşme kaygı vericidir. Türkiye, bağımsızlıkçı ruhunu yeniden kazanmak zorundadır.

Son Gündem Haberleri