Grönland politikası ve patron-karar ilişkisi
Engin Solakoğlu
Grönland konusunda Trump yönetiminin önemli bir kazanım elde ettiği açık. Grönland odaklı hikayemizin ana fikri şudur: Patronun dediği olmuştur ama siz onu patron kabul ettiğiniz için olmuştur. Başka türlü ifade edersek patronun dediğinin yerine gelmesi için onu patron saymanız gerekir.
Ne kadar sevimsiz bir başlık. Bu köşede yıllardır odaklandığım direniş düşüncesine yüz seksen derece zıt. Güçlüler her zaman kazanır gibi bir şey. Güçlüler elbette her zaman kazanmaz. Şayet öyle olsaydı insanlık Mısır, Pers, bilemedin Roma imparatorluğunda tıkanır kalırdı. Açalım.Grönland, Türkçe adıyla “Yeşilada” konusu gündeme gelince benim aklıma bu söz düştü yine de. Görünüşte patron kazanmıştı. ABD Başkanı Trump göreve gelir gelmez “Grönland” diye tutturmuş, dolaylı olarak adaya vali bile atamış, Trump’un resmi trolleri ABD bayrağıyla boyanmış Grönland görselleri paylaşmaya başlamışlardı.Grönland’ın tarihi, Danimarka tarafından sömürgeleştirilmesi ve ABD’nin adaya ilgisinin tarihçesini bu yılın başında anlattığım için tekrarlamayacağım. Yalnız zamanınız varsa ve isterseniz bir geri dönüp okumanızı öneririm. Sonuçta hayatımızın odağında yer alan bir konu değil ve bu yazı bakımından bir arka plan niteliği taşıyor.ABD yönetiminin Grönland ısrarının her hareketiyle şımarık bir çocuğu çağrıştıran Trump’un basit bir kaprisinden kaynaklanmadığının şu ana kadar anlaşılmış olması gerek.Grönland’a tasallut, emperyalizmin merkezi gücünün yaptığı veya yapmaya zorlandığı bir dizi hesabın ve ihtiyacın sonucu. ABD hegemon konumunda bulunduğu sistemde içsel ve dışsal sebeplerle sıkıntı yaşıyor. Bunda bir gariplik de yok zira dünya tarihi gezegenin en güçlü yapılarının zaman içinde yerlerini yitirdikleri örneklerle dolu. Gezegen demişken deniz gücünün belirleyici hale geldiği dönemlerden beri önemli sayılan Kuzey Kutbu ve çevresinin neden yeniden öne çıktığını da anımsamakta yarar var. Dünya bir iklim düzensizliği yaşıyor ve gezegen ısınıyor. Bunun birincil sonuçlarından biri Kuzey Kutbu ve çevresinin hem deniz trafiğine hem de bilumum madencilik faaliyetine daha elverişli hale gelmesi. Bu da bir egemenlik tesisi ve paylaşımı sorunu yaratıyor. Sistemin patronu olma iddiasındaki ABD burada da aslan payının peşinde. Grönland Kutup dairesinin içinde. Kuzey Amerika’nın da eni konu dibinde. Haritaya baktığınızda neredeyse Kanada topraklarının devamı gibi görünüyor. Üstelik buzlardaki erime sebebiyle kullanılabilir hale gelmeye başlayan Kuzey rotasının kapısını tutuyor. Bu adanın stratejik bir konumda bulunduğu konusunda tartışmaya yer bırakmıyor. İkinci mesele ise adada ve çevresinde bulunan zengin yer altı ve yerüstü kaynakları. ABD ile Grönland’ın bağlı bulunduğu Danimarka arasında 1951 tarihli bir anlaşma zaten mevcuttu. Şunu da lütfen unutmayalım. Grönland Kuzey Atlantik İttifakı kurulduğundan bu yana NATO toprağı. Bunun pratikteki anlamı ABD’nin belirli bir söz hakkı bulunması. Şimdi varılan anlaşma, esasında Ocak ayında NATO Genel Sekreteri Rutte’nin önerdiği planı yansıtıyor. Trump o sıralarda bu planı çok karmaşık bulmuş ama belirli güvenceler almış olacak ki kendi standartlarına göre “sessiz” kalmıştı. Değerli Dış politika yazarı Mustafa Kemal Erdemol ABD’nin Grönland’daki askeri statükoyu daha sağlam kazığa bağlama isteğini halen özerk bölge statüsü bulunan adanın bağımsızlığa kavuşması halinde ABD ile Danimarka arasındaki anlaşmaya uymayabileceği kaygısına dayandırıyor. Mümkün ama çok da olası değil. Zira benim Rutte planı olarak adlandırdığım yeni statüko da sonuçta Grönland’ın egemen bir devlet sıfatıyla kabul ettiği bir düzenleme değil. Dolayısıyla, gelecekte gerçek anlamda bağımsız bir Grönland buna da itiraz edebilir kâğıt üzerinde.Rutte planı ana hatlarıyla ABD’nin Grönland’daki askeri varlığının sınırlarını genişletecek. Yine basında dile getirilen “hasmane ülkelere üs verilemeyecek” kaydı da anlamsız. Yukarıda da anımsattığım gibi her halde NATO toprağı olan bir yerde Çin, Rusya, İran veya (iyice abartalım) Yemen’e üs verilecek değildi. Halk deyimiyle “şov kokan hareketler” bunlar. Yeni planı satır satır incelemiş değilim. Ocak ayında ABD’nin talebinin adada kuracağı askeri üslerde Birleşik Krallık’ın Kıbrıs’taki “egemen” üslerine benzer bir statü elde etmek olacağı tahminini yapmıştım. Her ABD üssü de bir anlamda “egemendir”. Zira dayatılmış ve o ülkedeki halkın talebi ve onayı olmaksızın emperyalizm işbirlikçisi bir rejimin boyun eğmesiyle kurulmuştur. Hukuki planda ayrıcalıklardan yararlanır. Bununla birlikte Kıbrıs’taki Birleşik Krallık üsleri bunun da ötesine geçer. Askeri tesislerin ötesinde egemenliğe sahiptir. O yüzden de bunlara egemen üsler denir. Rutte planının ABD’ye yeni üsler açma olanağının ötesinde buna benzer bir statü de sağlayacağını düşünüyorum. Bu aynı zamanda, geniş alanlarda adanın doğal kaynaklarını çıkartma, işleme gibi haklar da tanıyacaktır. Bu da Trump’ın baş destekçisi ABD Enerji sektörü için yeni sömürü ve kâr fırsatları demektir. Bir de şundan kuşku duymayalım. ABD’nin bu anlaşma sayesinde Grönland’da yürüteceği askeri ve ticari/ekonomik faaliyet adayı kirletip iyice yaşanmaz hale getirecektir. Bu sömürgeciliğin özüdür. Kullanır, buruşturur, atarsınız. Dün “Türk Politika” isimli bir kuruluşun X’te ilginç bir paylaşımı vardı. “Zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü” misali NATO üyeliğinin Türkiye için ne kadar büyük bir “emniyet sibobu” olduğunu anlatıyordu. Konuyu dağıtmak istemem ama dilimizde münasebetsiz filan gibi bir anlam taşıyan “sibop” diye bir argo sözcük bulunmakla birlikte kelimenin doğrusu “süpap”tır (TDK). Her ne ise, zamanlama bakımından talihsiz bedevi kardeşlerimizi anımsatan paylaşımda NATO üyeliğine karşı çıkanların “zamanı anlayamadığı” dile getiriliyordu.Tesadüf bu ya, NATO’nun dünyanın en tehlikeli öldürücü terör örgütü olduğunu ve salt ittifak dışı ülke ve halklarına değil, üye ülkeler ve halklarına karşı da tehdit oluşturduğunu bilen ve savunan benim gibi “zamanı anlayamayanlar” bakımından da cuk oturdu Grönland meselesindeki son gelişmeler. NATO en sadık müttefiklerinden olan, ana akım siyasette bir gün dahi NATO’suz bir ülkenin hayal edilmediği, tartışılmadığı Danimarka’nın elinde tuttuğu -açık söyleyelim- bir sömürge toprağına NATO’nun patronu olan ABD tarafından göz dikildi ve “allem kullem” bir düzenlemeyle “status quo” değiştirildi. Kopenhag boyun eğmek zorunda kaldı, diğer NATO üyeleri de havalara baktılar. Türkçe yazma engelli ve muhtemelen ödenekli Atlantikçi tayfaya göre “zamanı anlayamayan” bizler NATO üyesi olmanın egemenlik hakkınızı korumaya yetmediğini bir kez daha idrak etmekte hiç zorlanmadık.Grönland konusunda Trump yönetiminin önemli bir kazanım elde ettiği açık. ABD taleplerinin gündeme gelmesiyle anlamsız güç gösterileri yapan Avrupalı devletler pısıp oturdular. İnternet üzerinde kısa bir aramayla, Almanya’nın, Fransa’nın adaya örnek olsun 25 asker, üç helikopter seviyesinde güç kaydırdığını belirten, Danimarka ile ortak tatbikat müsamereleri düzenlediğini gösteren haber ve görüntülere ulaşırsınız. Bizde hâlâ kimilerinin medet umduğu, ayrı bir güç odağı olarak öne çıkacağını beklediği Avrupa’nın sefaletidir. Sonuna kadar da hak edilmiş ve gerçektir. Fransa’nın Almanya’nın koftiden itirazları, Danimarka ile dayanışma şovları sona ermiş, patronun dediği olmuştur.Grönland odaklı hikayemizin ana fikri şudur: Patronun dediği olmuştur ama siz onu patron kabul ettiğiniz için olmuştur. Başka türlü ifade edersek patronun dediğinin yerine gelmesi için onu patron saymanız gerekir. Danimarka, Almanya, Fransa ve Türkiye gibi emperyalist hiyerarşi içerinde sıralanan ülkeler son tahlilde beslenme zincirinin en tepesindeki ABD’ye boyun eğerler. Bunun sebebi o ülkelerin zayıflığı, küçüklüğü, çaresizliği değil halklarınınki yerine kendi çıkarları gözeten yönetici sınıflarının seçimidir. Dünyanın en güçlü donanmasının yarı mevcuduyla geldiği İran önlerinde postu deldirme tehlikesi yaşayan ABD, Hürmüz çevresindeki birkaç yüz kilometrekarelik tek bir adayı dahi ele geçirememiştir. En abartılı tahminlere göre bile 100 bin savaşçısı bulunan Ensarullah, ABD’yi iki yıl içinde ikinci kez “aman” dilemeye zorlayabilmiştir. Buna karşılık Danimarka ve Avrupalı sözde müttefiklerinin ABD taleplerine direnme gösterisi kabaca 9 ay sürmüş, Washington Grönland’a çökmüştür.İnsanlık tarihi öğreticidir. Yeterince gayret gösterirlerse NATO ve ABD marabalığı yaparak geçinenler bile bir şeyler öğrenebilirler. En olanaksız görünen koşullarda bile kendini patron olarak dayatmaya kalkışanlara dersini vermek sadece mümkün değil aynı zamanda insanlığa karşı bir ödevdir.