Sivil toplumun ağır ölümü
Cangül Örnek
ABD ve AB, en önemli “yumuşak güç” araçlarından olan sivil toplum örgütlerine artık eski önemi atfetmezken; Rusya’ya, fakat kendileri için çok daha kritik olan Çin’e karşı yürüttükleri küresel mücadeleyi nasıl kazanmayı düşünüyorlar?
Türkiye’nin bu haftaki gündeminde LGBTİ+ hareketine yönelik operasyonlar vardı. Çok sayıda kişinin gözaltına alındığı ve tutuklandığı bu sürecin ilk saatlerinden itibaren iktidar medyası; LGBTİ+ örgütlerine fon sağlayan AB kurumlarını ve yabancı devletleri listeleyen haberler yayınladı.O toz duman içerisinde dikkatlerden kaçan nokta, Türkiye’deki “aile” kurumunu zayıflatmak isteyen “dış güçler” olarak hedef gösterilen AB kurumlarından ve Avrupalı devletlerden bu operasyonlara karşı hiçbir ciddi kınamanın gelmemesi oldu. AB, Komisyon sözcüsünün kısa bir açıklamasıyla Türkiye’deki gelişmelerden “endişe” duyduklarını belirtmekle yetindi. Bu örgütlere destek veren Batılı devletlerin temsilcileri de fon sağladıkları yapıların maruz kaldığı ağır baskıya karşı ciddi bir itirazda bulunma gereği görmediler. AB’nin bu umursamazlığını, Avrupalıların göç başta olmak üzere kritik birçok başlıkta Türkiye ile yakın ilişkilerini bozmak istememelerine yorma eğilimindeyiz ki, bu tespit son derece doğru. Ancak konu sadece bundan ibaret değil.Esas mesele dünyanın yeni bir döneme girmiş olması ve bu yeni dönemde, kabaca, 1980-2010 döneminde hakim olan eski paradigmanın sonuna gelinmesi. Eski paradigma, Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı’nın, eski sosyalist coğrafyada piyasa mekanizmasını ve buna uygun devlet aygıtını kurmasını öngörüyor; o sırada Avrupa’da sosyal devlet tahrip ediliyordu. Özellikle Doğu Avrupa’daki Batı destekli muhalif öbekler nedeniyle sivil toplum, “totalitarizme” karşı direnişin odak noktası olarak ilan edilmişti. Dünya genelinde kapitalist ülkelerde örgütlü işçi sınıfı hareketi mümkün olduğunca zayıflatılmış; sınıf hareketinin ve örgütlerinin yerini yeni toplumsal hareketler ile sivil toplum örgütleri almıştı.1980-2010 dönemindeki post-sosyalist restorasyon sayesinde Batılı kapitalist devletler Soğuk Savaş’ın yükünü büyük oranda sırtlarından attılar ve artık sıra bu ara dönemin kapanmasına geldi. Restorasyon bu şekilde tamamlanırken Batı’da bu ara dönemin alet çantasındaki en kullanışlı araçlardan olan sivil toplum da eski haliyle işlevselliğini kaybetti.Bunun en açık göstergelerinden biri, ABD’nin Soğuk Savaş boyunca önemli bir rol yüklediği Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) tasfiyesi oldu. 2025 yılında kapatılma kararının verilmesiyle birlikte kurumun “demokrasi inşası” gibi ulvi amaçlar için aktardığı kaynaklar da önemli ölçüde kısıtlandı.USAID’in resmen kapatılmasıyla birlikte Batı’da bir süre önce başlayan “sivil toplumun sonu” tartışmaları daha da yoğunluk kazandı. Bu tasfiye kararını direkt olarak Trump yönetiminin alması nedeniyle, Trump muhalifi Demokratlar arasında ABD’nin “yumuşak gücü”nün (soft power) ciddi şekilde zayıflayacağını ileri sürenler çıktı. Konuyu daha derinlemesine ele alanlar ise sivil toplumun o eski cazibesini yitirmesinin nedenleri üzerinde durdular. Aslında olan şuydu: ABD artık, geçmişte kapitalist ve sosyalist sistemler arasındakiyle kıyaslanabilecek türden konvansiyonel bir ideolojik çatışma için milyar dolarlık bütçeler ayırmaya ihtiyaç duymuyordu. Onun yerine bugün, kimi düşünürler tarafından "tekno-feodalizm" kavramıyla karşılanan büyük sosyal medya ve veri şirketleri ile hızla gelişen yapay zeka gibi yeni nesil manipülasyon ve kontrol teknolojileri devreye giriyor. Dolayısıyla USAID fonlarıyla su kuyuları açmak, sağlık ocakları kurmak veya afet yardımları akıtmak gibi eski tip müdahale araçlarına artık ihtiyaç duyulmuyor.Avrupa’nın, her yeni dönemde olduğu gibi bu dönemde de ABD’yi geriden takip ettiğini ama en nihayetinde aynı rotada hareket ettiğini görüyoruz. AB bürokrasisi ve kurumsal karmaşası, Kıta Avrupası’nın zaten zayıf olan değişime ayak uydurma reflekslerini daha da körelttiği için ABD kadar net adımlar atılmıyor. Bu nedenle Avrupa cephesinde bir süredir gözlemlenen temel eğilim, Türkiye gibi ülkelerdeki sivil toplum örgütlerine karşı artan bir kayıtsızlık. Bir zamanlar Doğu Avrupa’da ve post-Sovyet coğrafyada “renkli devrimler” için kurulan ve fonlanan dernekler ile benzeri yapıların, artık eskisi kadar etkili olmadığı görülüyor. Örneğin son olarak Gürcistan’da bu kanallar üzerinden zorlanan “renkli devrim” girişimi başarısızlıkla sonuçlandı.Aslında sivil toplum mantığı, bundan uzun süre önce ölmüştü. Bu ölümün birincil nedeni ise; kağıt üzerinde devletten bağımsız gibi görünmekle birlikte başta fon kaynakları ve diğer maddi olanaklar bakımından tamamen hükümetlerin desteğine dayanan ve onların politikaları doğrultusunda faaliyet gösteren kuruluşların hızla çoğalması. Literatürde GONGO yani "Government-Organized Non-Governmental Organization" (Hükümet Güdümlü Sivil Toplum Kuruluşları) olarak adlandırılan bu yapılar, Türkiye'de özellikle AKP hükümetinin sağladığı olanaklarla büyüyen TÜGVA, TÜRGEV ve İlim Yayma gibi dernek ve vakıflar üzerinden tartışılıyor.Ancak GONGO’lar sadece Türkiye’de değil, AB genelinde ve tek tek Avrupa ülkelerinde de sivil toplum içindeki ağırlıklarını artırıyorlar. Avrupa’nın hemen her ülkesinde bu kurumlar merkezi ya da eyalet bütçelerinden beslenirken, AB Komisyonu dahil pek çok AB kurumu da sağladığı fonlarla sivil toplum örgütlerini destekliyor. Halbuki AB Komisyonu, AB’nin yürütme organıdır; dolayısıyla sivil toplumculuğun temel mantığıyla düşündüğümüzde, bu yapıdan fon alan örgütlerin yurttaşlar adına Komisyon’u denetlemesi, sorgulaması ya da AB politikalarının eleştirisi üzerine kurulu bir faaliyet sürdürmesi mümkün değildir. Dolayısıyla AB Komisyonu’yla, yani AB’nin hükümetiyle mali bir ilişki kurmak, bu kaynakları kullanan örgütleri doğrudan birer GONGO’ya dönüştürür.Sivil toplumun gerilemesine neden olan bir gelişmeye daha işaret etmek gerekir. Sivil toplumculuğun 1980-2010 dönemindeki temel güç kaynaklarından biri, tek tek ülkelerde halkı ve genel olarak dünya kamuoyunu “liberal demokrasinin hikmetleri” ile ikna etme çabasının bugünkünden çok daha fazla önemseniyor oluşuydu. Bugün ise Avrupa ülkeleri hızla silahlanıyor ve silah sanayisi toplumlara ekonomik büyüme ile istihdamın yegane çaresi olarak sunuluyor. Militarizasyona rıza üretilmesi, toplumların çeşitli sabotajlarla çatışma ve savaş psikolojisine sokulması, Batı’nın ana akım medyasının sansür ve dezenformasyonu gizleme gereği duymadan “habercilik faaliyetlerine” entegre etmesi gibi pek çok gelişme rıza üretimi açısından başka bir döneme girildiğini gösteriyor. Artık aldatarak, korkutarak ve militarizasyona rıza gösteren toplumu ödüllendirerek yönetme tekniklerinin tercih edildiği yepyeni bir dönemdeyiz.Burada kritik soru şu olabilir: ABD ve AB, en önemli “yumuşak güç” araçlarından olan sivil toplum örgütlerine artık eski önemi atfetmezken; Rusya’ya, fakat kendileri için çok daha kritik olan Çin’e karşı yürüttükleri küresel mücadeleyi nasıl kazanmayı düşünüyorlar? Bu sorunun yanıtını, eski tip bir sivil toplumculukta değil, “dijital emperyalizm”in korkunç büyümesinde aramak gerekir.Zannediyorum tabloyu bu şekilde ortaya koyduktan sonra, Türkiye’de pek çok sivil toplum örgütüne ve basın yayın organına fon sağlayan AB’nin ve Avrupalı devletlerin, son operasyonlara neden beklenen sertlikte yanıtlar vermediğini de daha iyi anlayabiliriz.Elbette bu yazılanlardan sivil toplumculuğun tamamen ortadan kalkacağı sonucu çıkarılmamalı; zira devletler bu örgütlere sadece “yumuşak güç” fonksiyonu yüklemiyorlar. Ancak sivil toplumculuğun bir daha 1990’lardaki o büyük süksesine ve ideolojik etkisine geri dönmesi oldukça güç.