Yapay Zeka Destekli Otomatik Haber Kümeleme
Haber Sol

OVP cephesinde yeni bir şey var mı?

OVP cephesinde yeni bir şey var mı?
Paylaş:

Oğuz Oyan

İktidar koalisyonunu bir seçim ekonomisinin kurtaramayacağı bir sürece girilmiştir artık. Gelir bölüşümü öylesine bozulmuştur ve ücretler/gelirler arasındaki dengesizlik öylesine büyümüştür ki, bunun tek bir seçim yılında anlamlı bir düzeltmeye tâbi tutulması olanağı kalmamıştır.

Orta Vadeli Program (OVP) uygulaması 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Yasası’nın Aralık 2003’te yürürlüğe girmesiyle 2005’ten itibaren yaşamamıza girdi. Daha öncesindeki -Bütçe belgeleri dışındaki- temel belgeler Beş Yıllık Kalkınma Planları ile Yıllık Programlar idi. Bunlardan Yıllık Program adını alan belgenin önüne 2018’de “Cumhurbaşkanlığı” eklendi. Ama asıl değişiklik üç yılı “programlayan” OVP’lerin sisteme girmesiyle olmuştu zaten. Aslında doğru kullanılsa belki ekonomik gelişmelere/sapmalara anında müdahale olanakları bakımından OVP’ler uygun bir araca dönüşebilir ve beş yılı planlamakta pek de başarılı sayılamayan kamu yönetiminin daha kısa bir orta vadeyi biraz daha fazla kontrolü altında tutmasına yararı olabilirdi. Ama beklenen olmadı.Üstelik, her yıl yeniden ilerideki üç yılın programlanmasının anlamı, gerçekleşmeyen veya büyük sapmalara konu olan hedeflere ilişkin ciddi bir tartışmanın, yürütmenin ve yasamanın ortak gündemine alınmasıyla mümkün olabilirdi. Ama böyle bir düzenek hiç öngörülmedi. Yürütme de kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğunu hiç hissetmedi. 2018 sonrasında Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ne geçilince esasen artık yürütmede yoğunlaşan bir erkler birliği hesap vermenin önünü tamamen tıkayacaktı. Bu durum 5018’in bile ruhuna uygun değildi.OVP’ler her yıl izleyen üç yılı programa aldığı için son yıl hariç aynı yıllar için her yıl yeni öngörülerde bulunmuş oluyor. Böylece Beş yıllık Planlarda hemen ortaya çıkmayacak veya her yıl fark edilmeyecek büyük sapmalar ve öngörülerdeki gayri ciddilikler gündemimizden eksik olmuyor. Bu sadece OVP’lerin açıklandığı Eylül’ün ilk haftası ve izleyen haftalarda olmuyor. OVP’nin yayınlandığı yılın sonunu veya 3,5-4 ay sonrasını bile doğru düzgün tahmin edememesi veya bundan kasten kaçınması nedeniyle OVP’nin ciddiye alınması mümkün olamıyor. OVP’nin ilk program yılının (burada 2027’nin) hedeflerinin büyük bölümünün de daha yılın ilk çeyreğinde gerçekleşme potansiyelinin kalmaması ikinci darbeyi vuruyor. Yapılması gereken acilen bir “düzeltmeye” başvurmak ve bunu kamuoyuyla paylaşmak iken bu hiçbir zaman yapılmıyor. Bir sonraki OVP’nin yani Eylül ayının beklenilmesi isteniyor. O zaman da hiç kimsenin OVP’lere bir değer atfetmesi mümkün olamıyor veya OVP’ler giderek itibar aşınmasına uğruyor.OVP’lerin yakın takipçisi emekçiler değildir. İki kesim takip eder aslında: Birincisi emekten yana bir duruş sergileyen sosyalist/komünist hareketlerdir ve sol aydınlardır. İkincisi, sistemin hakim sınıfı olan sermayenin örgütleri ve organik aydınlarıdır. İşçi sınıfı sendikalarının ve memur sendikalarının ağırlıklı bölümü bu konuyla ilgilenmezler ve üyelerini bilgilendirip, belirli talepler etrafında harekete geçirmezler. İstisnalar elbette saklıdır. Ve önemlidir.Son zamanlarda sermaye örgütleri yöneticilerinin OVP’leri açıkça eleştirmeye başlamaları da OVP denilen metinlerin sermayenin dertlerine deva olmaktan uzaklaşmakta oluşuyor. Nitekim OVP’leri “temenniler listesi” olmaktan ibaret sözde programlar olarak niteleyen sermaye temsilcileri, orta ve uzun vadeyi görememekten, yatırım ve fiyatlama kararlarını sağlıklı bir biçimde alamamaktan, OVP’nin hedefleri arasındaki tutarsızlıklardan şikayetçiler ve bunu artık yüksek sesle ifade etmeye başladılar. Keza, sanayisizleşmeden yakınıp Çin gibi (ama müdahaleci olmayan) uzun vadeli sanayileşme/kalkınma planları talep edenler de peydahlanmış durumda.Tabii OVP’lerin sermaye çıkarlarına hizmet etme nitelikleri ortadan kalkmış değildir.  Başta bölüşüm ilişkileri olmak üzere. Türkiye’de üç kurum bölüşüm düzeneklerinin ülke çapında oluşturulmasında kritik rol oynar: Birincisi sermaye devletinin TÜİK üzerinden enflasyon verilerine müdahalesidir. İkincisi OVP üzerinden bunun “programa bağlanmış hedefler” bağlamında meşrulaştırılmasıdır. Üçüncüsü, asgari ücret görüşmeleri kurgusu üzerinden bölüşüm ilişkilerine doğrudan/dolaylı müdahaledir. Bu açılardan bakıldığında sermayenin memnun olmaması için bir neden yok diye düşünülürse yanılgıya düşülür. Sermaye hep daha fazlasını ister. Bu arada hukuki güvenliğin olmaması, geleceğin öngörülememesi, dış rekabete hazırlıksız yakalanmak gibi belirsizlik artışlarından fazlasıyla tedirgin olur.2027-2029 OVP’sine bakışÖncelikle şunu belirtelim: OVP’lerin değişmez sabiteleri vardır: Programın üçüncü yılında enflasyon tek haneli sayıya inecek, büyüme de yüzde 5’e çıkacak! Aradaki boşlukları doldurmak artık çocuk oyuncağıdır… Bir zamanlar enflasyon da program sonunda yüzde 5 hedefini görmeliydi mutlaka, ama artık o kadarı ileri sürülemiyor. Hatta, cari açıkların yüksek olduğu dönemlerde 5-5-5 büyülü formülü de eksik olmazdı!Dönem sonu enflasyon ve büyüme hedeflerinin gerçekçi veya diğer hedeflerle tutarlı olması da o kadar önemli değildir, asıl olan bu hedeflerin siyasi içeriğidir, sosyo-psikolojik baskılama aracı olmasıdır. Örneğin yeni çıkan OVP’de de öncekilerdeki gibi hızlanan bir büyümeye hızlanan bir dezenflasyonist süreç eşlik edecektir ve burada bir çelişki görülmeyecektir. O yüzden dönem sonunda yüzde 9 enflasyon yüzde 5 büyüme eşleşmesi, Tanrı buyruğu gibidir! Aynı ilişki setlerini yüksek değerli TL ile hızlı ihracat artışı veya cari açıkların azalışı ile yükselen büyüme ivmesi bakımından da kurabilirsiniz. Bunlar bu OVP’nin de süsleridir.Peki bu OVP seçime mi endekslidir? Veya bir öncekine kıyasla daha mı fazla endekslidir? Bir kere bu OVP’nin birinci yılında yani 2027’de, olmazsa ikinci yılında seçimler yapılacaktır. Üstelik arada yarım yıldan fazla bir zaman farkı olmaksızın! Ya sonbahar 2027’de ya da ilkbahar 2028’de! Dolayısıyla bu OVP’ye ilişkin böyle bir sonuç çıkarmak hiç de derin bir analiz gerektirmez veya “bir sırrın perdesini aralamak” tarzı bir kof böbürlenmeye hak kazandırmaz. 2027’de ve belki de hem 2027 hem de 2028’de (ilk yarısında) belirli bir seçim ekonomisi uygulanmasının olağandışı bir yanı olmayacaktır.Nitekim, 2026 gerçekleşme tahminine göre GSYH’ye oranla yüzde 3,1’e çekileceği öngörülen bütçe açığının 2027’de yüzde 3,5’e çıkması en önemli işaretlerdendir. Üstelik 2026’de brent petrol varil fiyatının ortalama 88$ düzeyinden 2027’de 76$ düzeyine gerileyeceği öngörülürken! Üstelik, SGK’ya yapılan Devlet Sosyal Güvenlik Katkısı’nın Ağustos 2026’dan itibaren kaldırılmış olmasına ve bunun görünür bütçe açıklarını önemli ölçüde azaltmasına rağmen! Sorun şu ki, faiz dışı bütçe harcamalarının 2027’de 2026’ya kıyasla yüzde 38,3 artması öngörülüyor; bu oran, gerek 2027 yılsonu TÜFE hedefinin (yüzde 21) gerekse 2027 yılı deflatörünün (yüzde 25) önemli ölçüde üzerinde kalıyor. Dolayısıyla faiz dışı bütçe harcamalarının 2027’de GSYH’ye oranı 1,3 puan artmış oluyor. Tüm tarımsal desteklerin milli gelire oranının yüzde 0,2 düzeyinde kaldığı bilindiğine göre, önemsiz sayılamaz. Bu arada, faiz harcamalarının 2027’de artışı, faiz dışı bütçe harcamalarının da üzerine çıkıp yüzde 40,7 oluyor. Yani bütçe gelirlerinin 2027’de enflasyon hedefinin epey üzerinde yüzde 37,5 artmasının öngörülmesi yeterli olmuyor, ciddi bir borçlanma desteğine de ihtiyaç duyuluyor! Hem hedeflerin tutarsız olmasından (yani yüzde 21 enflasyon hedefinin bir aldatmaca olmasından) hem de 2027’de bütçe harcama artışlarına siyasi ihtiyaçların yükselecek olmasından. Bu arada borçlanmanın maliyeti de durmaksızın artıyor ve faiz/bütçe payı bu nedenle de yükseliyor. Yılsonu TÜFE’nin 2027’de yüzde 21, 2028’de yüzde 13,5 olarak öngörüldüğü bir ülkede Hazine hâlâ iki yıl vadeli devlet tahvillerine yüzde 40’ın üzerinde faiz ödüyorsa burada iki yönlü bir tuhaflık vardır: Birincisi, kamu maliyesi yönetimi enflasyonun düşeceğine inanmıyordur; ikincisi, eğer enflasyon gerçekten de öngörüldüğü hızda düşerse, kamu maliyesini ciddi bir reel faiz yükü beklemektedir. Üstelik bu ikinci sorun tüm şirketler kesimini ve hanehalkını da bir şok uyum sürecine sokacaktır!Fakat 2017 için seçim ekonomisine dair yaklaşımın tersine giden şeyler de var 2027 bütçesinde: Personel ödenekleri 2026 gerçekleşmesine kıyasla sadece yüzde 24,1 artacak görünüyor! Memurların geçen yıllarda sokulduğu cenderenin 2027’de gevşetilmeyeceğinin işareti veriliyor. Sarı sendika sadakatine güven tam olabilir ama seçmene dönüşen memur için aynı şey söylenebilir mi? Yoksa seçimler 2028 ilkbaharına mı kalacak sorusu da böylece haklılık kazanır.Olağandışılık nerede?Seçim ekonomisi uygulanmasında olağandışı bir durum yoktur demiştik. Olağandışılık başka yerdedir: İktidar koalisyonunu bir seçim ekonomisinin kurtaramayacağı bir sürece girilmiştir artık. Gelir bölüşümü öylesine bozulmuştur ve ücretler/gelirler arasındaki dengesizlik öylesine büyümüştür ki, bunun tek bir seçim yılında anlamlı bir düzeltmeye tâbi tutulması olanağı kalmamıştır. Emekli aylıklarına, asgari ücrete ilan ettiğiniz 2027 enflasyonunun iki katı yani yüzde 42 zam yapsanız ne yazar? Üstelik sermayenin güdümünde yol alırken bunları bile yapabilecek durumda değilseniz! Kaldı ki emekçileri ve emeklileri belki yüzde 21’in biraz üzerinde (ama 2026 enflasyon kaybını bile telafi edemeyecek) bir zamma razı etme planları yaparken. Sermaye iktidarının işi zor. Öyle olduğu için de karşısında dişe dokunur bir muhalefet kalmaması için uğraşıyor. Bölmekle yetinmiyor. Bir muhtemel CB adayını siyasi yasaklı ilan etmekle durmayacak gözüküyor, ikincisini de hedefe koyuyor. Yeni Parti’ye isim değişikliği için Yargıtay’dan ihtar gitmesi, bu sürecin son hamlesi de olmayabilir. 

Son Gündem Haberleri